Sürpriz olan güvercinlerin tasfiye edilmesiydi. Şimdi herkesin cevabını aradığı soru bundan sonra ne olacak?
Bazen küçük ayrıntılar büyük ipuçları verir. Kapatma kararından önce 'Kapatma çıkacak 2 isim yasaklanacak' türü kulis bilgileri dolaşıma çıkmıştı. Karar açıklanınca kulisin aslında gerçeğin kendisi olduğu anlaşıldı. Yani bir plan var ve bu plan çerçevesinde 'DTP 19 kişi bırakılıyor.'
Hadisenin görünen kısmı kolay. Kapatılmak için her şeyi yapan bir partinin mevcut yasalar çerçevesinde kapatılmaması mümkün değildi.
DTP'nin ne yapacağına geçmeden bir noktanın altını kalın çizgilerle çizmek şart. Anayasa Mahkemesi başkanı ne yaparsa yapsın sesini duyuramadı. AK Parti ile ilgili kararını açıklarken mealen 'Gerekli düzenlemeleri yapın önümüze gelmeyin' dedi ama kimin umurunda? DTP ile ilgili kararı açıklarken de “Siyasetin yükünü siyasilerin çekmesi lazım. Çağrımızı ne yazık ki siyasetçilere duyuramadık” demek zorunda kaldı.
Haşim Kılıç en açık şekliyle gerekli düzenlemeleri yapın dese de iktidar partisinde karşılık bulamadı. Oysa Ankara kulislerinde iktidar partisine yönelik yeni bir dava beklentisi güçlü. Kılıç'ın sesini duyurmak için AYM'nin duvarına pankart asması gerekecek herhalde. AK Parti'nin bu konudaki ürkekliği anlaşılır gibi değil.
DTP'nin ne yapacağına gelirsek. Daha önce olduğu gibi her şeyi yine Öcalan belirledi. Kafasına koyduğu plana uygun olarak DTP'yi kapattırıp kendine biat etmeyen isimleri tasfiye ettirdikten sonra kalanlara yeni bir yol haritası çizdi. DTP'lilerin 'sine-i millet' restine bakmayın kimse Parlamento'nun dışına çıkmayacak. Haklarındaki davalar nedeniyle isteseler de istifa etmeyecekler ama asıl mesele Öcalan'ın talimatı.
PKK elebaşısı yola devam talimatı verirken 'Demokratik yapılanmaya gidilebilir' demişti. İşte dün DTP'li vekiller Demokratik Toplum Kongresi (DTK)'ne katıldılar. Plana göre toplumun çeşitli kesimlerinden isimler bu çatı altında buluşacak. Yeni bir parti mi yoksa Barış ve Demokrasi Partisi çatısı altında mı devam edileceği bu toplantılardan sonra netleşecek.
Fakat burada da bir açmaz var. Çünkü Kürtler'i temsil ettiğini iddia eden tüm partiler Öcalan'ın talimatıyla kuruldu. Yeni kurulacak olan da Öcalan'ın emriyle oluşacak. Hal böyle iken adı bile net olmayan partinin diğerleriyle aynı akıbete uğrayacağını öngörmek kehanet olmasa gerek.
Uçaklar hükümetin hızına yetişemiyor
Başbakan Erdoğan ve bakanları ile çıktığımız Amerika ve Meksika seyahati bir gerçeği daha ortaya çıkardı: Mevcut uçak filosu Türkiye'nin yükselen performansına cevap vermekten uzak.
Tabii söz konusu olan Başbakanlık'a uçak alınması olunca mesele sakız gibi sünüyor. İstismara açık hale geliyor. Hatta miting meydanlarında 'Ülke krizdeyken çocuklarına uçak aldılar' şekline bile dönüşebiliyor. Ama hamaseti bırakıp gerçeğe bakmakta fayda var.
Türkiye son yıllarda özellikle de dış politika da vites yükseltti. Böyle olunca uçak meselesi sorun oluyor.
Devletin zirvesi 'havuz' olarak kullanılan VIP filosuna sahip. Rahmetli Özal döneminde alınan ve ATA adıyla kullanılan uçağın yanında Berlusconi'den alınan A 319 var. Son olarak da G550 alındı.
Bu kadar uçak yetiyor mu? Eğer Ankara'da durur, sağa sola gitmezseniz yeter. Fazla bile gelir. Ama ne Erdoğan ne de Gül bu tarz siyasetçi değiller.
Amerika dönüşü bu konuya neden girme ihtiyacı hissettik? İşin bir psikolojik boyutu var bir de fiziki gerekliliği. Psikolojik boyutu şu: Türkiye gibi dinamik bir ülkenin liderlerinin de karizmayı çizdirmemesi lazım. Dünya liderleri bir toplantı için bir araya geldiğinde havalimanlarının bir bölümü uçaklarına ayrılır. Devasa uçakların arasında ufak tefek bir 'Türkiye Cumhuriyeti' uçağı çok şık durmuyor.
Aslında bu bile iyi çünkü zaman zaman bizim bakanlar kiralık uçaklarla gidiyor. Bir defasında dönemin Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile Bakü ve Brüksel seyahatine çıktık. Her iki başkentte de Babacan'a büyük itibar vardı. Ama gelin görün ki popüler bakan Bulgaristan bayraklı kiralık bir uçakla seyahat ediyordu.
İşin zaruret kısmına gelince. Asıl sorun uçakların menzili. VIP filodaki en büyük uçak ANA'nın bile menzili Amerika'ya uçmaya yetmiyor. Giderken İrlanda'da yakıt ikmali yapıldı. O neyse de dönüşte Kanada'nın Grönland kıyısındaki şehri Gander'de yakıt ikmali yapıldı.
Ne olmuş denebilir. Olan şu: Dünya siyasetine yön verme iddiasında bir devlet ve onun yöneticileri yakıt almak için riskli bir iş yapıp karın buzun içine iniyor. Pilotumuz önceden 'İniş sarsıntılı olacak' bilgisi verdiği için hazırlıklıydık ama açıkçası nereye indiğimiz inince fark ettik. Kar, fırtına ve sisten göz gözü görmüyor. Sıcaklık 15 derece. Saat gece 04. Havalimanı kasaba terminalleri gibi. Bir saati aşkın süre Başbakan, bakanlar ve gazeteciler bir odada bekledik. Bir de küçük hatırlatma. Kimsenin bilmediği bu kasaba dünya havacılık tarihinin en trajik kazalarından birine şahit olmuştu. 1985'te Amerikan askerlerini taşıyan uçak yakıt ikmali yaptıktan sonra yere çakılmış ve 256 kişi ölmüştü.
İşin özü şu: Türkiye gibi bir ülkenin okyanusu aşabilen bir uçağının olması lüks değildir. İç siyaset aracı yapılacak konu hiç değildir.




