Rusya Semalarında Kritik Tehdit: Bir Geri Dönüşün Perde Arkası
Geçtiğimiz günlerde Sabiha Gökçen’den Moskova’ya gitmek üzere havalanan Pegasus ve AJet uçakları rotalarından geri döndü; sebebi ise Rusya hava sahasının aniden sivil trafiğe kapatılmasıydı. Peki uçaklar kalkmadan önce neden haber verilmedi de son dakika karar alındı? Gelin meselenin perde arkasına hep birlikte bakalım.
Öncelikle en çok merak edilen sorudan başlayalım: Bu durum kalkış öncesinde bilinemez miydi? Havacılıkta operasyonlar anlık yayımlanan NOTAM’lar ve uçuş planları üzerinden yürütülür. Ancak ortada asimetrik bir güvenlik tehdidi, yani başkente yaklaşan tanımlanamayan bir İHA dalgası veya hava savunma sistemlerinin sıcak alarm durumu varsa, bunu saatler öncesinden öngörebilmek mümkün değildir. Nitekim Rusya Federal Hava Taşımacılığı Ajansı’nın Moskova bölgesindeki Vnukovo ve Domodedovo gibi meydanlarda devreye soktuğu kısıtlama tam olarak böyle bir acil durum refleksiydi. Bölgedeki insansız hava aracı (İHA) tehditleri ve hava savunma sistemlerinin devreye girmesiyle uygulanan “Kovyor” (Halı) protokolü, sivil trafiğin derhal durdurulmasını ve hava sahasının tahliye edilmesini zorunlu kılar. Böylesi anlık güvenlik tehditlerinde önceden haber vermek mümkün olmuyor ne yazık ki.
Divert Etmek mi, Geri Dönmek mi?
Peki, rota üzerindeki veya Moskova’ya yakın bir meydana divert etmek (yönelmek) daha mantıklı bir seçenek olamaz mıydı? Kâğıt üzerinde kulağa pratik gelen bu alternatif, pratikte ciddi riskler barındırır. Vnukovo ve Domodedovo gibi ana meydanların kapandığı bir senaryoda, çevre yedek meydanların da aynı güvenlik çemberi içinde kalmayacağını kimse garanti edemez. Bölgedeki başka bir Rus meydanına indiğinizde, sadece operasyonel bir risk almazsınız; aktif güvenlik tehditlerinin ortasında divert etmek; uçağın, mürettebatın ve yolcuların belirsiz bir süre boyunca orada mahsur kalması, yolcuların vize ve konaklama krizleri ve uçağın operasyon dışı kalması gibi devasa lojistik düğümlerle karşılaşırsınız. Sonuç olarak operasyonel kontrol yitirilir ve zincirleme slot krizleri ortaya çıkar. İşte tam burada devreye Ekip Kaynak Yönetimi (CRM) ve durumsal farkındalık giriyor. Kokpit ekipleri, bekleme paternine (holding) girip yakıt rezervlerini tüketmek ya da belirsiz bir meydana inmek yerine; en güvenli limana, yani kalkış noktaları olan İstanbul’a dönmeyi seçtiler. En rasyonel karar da buydu aslında.
Hangi gerekçelerin hava sahasını kapatmaya yettiğine baktığımızda ise jeopolitik gerçeklerle yüzleşiyoruz. Modern sivil havacılıkta hava sahası kapanmaları artık yalnızca sert meteorolojik cephelerden veya volkanik kül bulutlarından kaynaklanmıyor. Elektronik harp unsurları, GPS yanıltmaları (spoofing), asimetrik İHA tehditleri ve devreye giren hava savunma füzeleri, gökyüzünü sivil uçaklar için bir anda yüksek riskli bir alana dönüştürebiliyor. Tehdidin sivil mi askeri mi olduğu ayırt edilemeyen bir hava koridorunda hiçbir hava yolu şirketi ve hiçbir sorumlu kaptan pilot risk alamaz, almamalıdır da.
Kriz İletişimi ve Emniyet Kültürünün Rolü
Tüm bu tablonun bir de yolcu ve kriz iletişimi boyutu var elbette. Saatlerce havada kalıp başladığı noktaya geri dönen bir yolcuya bu süreci nasıl anlattığınız, en az kokpitteki karar anı kadar mühimdir. Şeffaf, zamanında ve doğru kurgulanmamış bir bilgilendirme; operasyonel açıdan kusursuz ve hayat kurtaran bir kararı dahi kamuoyu gözünde bir başarısızlık gibi gösterebilir. Enformasyon akışının kesintiye uğradığı yerde spekülasyonların başlaması kaçınılmaz değil midir? Bu yüzden kriz anlarında alınan operasyonel kararlar kadar, o kararların paydaşlara nasıl aktarıldığı da kurumsal güvenilirliğin temelini oluşturur.
Yaşanan bu son vaka, uçuş emniyetinin hiçbir ticari veya operasyonel kaygıya feda edilemeyeceğini bir kez daha gösterdi hepimize. Gökyüzü hata affetmez derler; ancak hibrit tehditlerin arttığı günümüzde belirsizliğin doğru yönetilemediği kararlar da artık hatanın kendisi kadar kritik. Bu noktada emniyet, tereddüt anında her zaman en güvenli limanı seçebilme iradesi olarak vazgeçilmezdir.



