Aşağıda Merkezi Londra’da bulunan, Sendikal Haklar İçin Uluslararası Merkez Örgütü’nün (ICTUR) [http://www.ictur.org] direktörü Daniel Blackburn’ün, 2 Haziran 2012 tarihinde, direnişteki Hava-İş üyelerini Atatürk Hava Limanı’nda ziyaret ettiği sırasında yaptığı konuşmanın Türkçe çevirisi yer almaktadır.
Daniel Blackburn uluslararası çalışma ilişkileri alanında tanınmış bir uzmandır ve yaptığı konuşma AKP hükümetinin sivil havacılık sektörüne getirdiği grev yasağının bütünüyle uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve Hava-İş üyelerinin bu hukuksuzluğa verdikleri meşru tepkinin uluslararası hukuka uygun olduğunu ve onun tarafından korunduğunu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Türkiye Sivil Havacılık Sendikası (Hava-İş) * * * Türkiye’de işçiler, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin korunması altındadır; bu korumayı hem BM Sözleşmeleri hem ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sağlamaktadır; bunların tamamı ya Türkiye’nin onay vermiş olduğu ya da Türkiye için geçerli olan düzenlemelerdir. ILO, havacılık sektöründe grev hakkı konusunda, uzmanlar komiteleri aracılığıyla, açık bir rehberlik sağlamaktadır.
ILO, sivil havacılığı temel bir hizmet olarak tanımlamamaktadır. Dolayısıyla, böyle bir uygulama uluslararası hukuku açıkça ihlal edeceği için, [bu sektörde] grevlerin yasaklanmaması gerekir. [Uluslararası Çalışma] Ofis[i], en yeni ve ayrıntılı rehberlik sağlayan 2012 Temel Sözleşmeler üzerine Genel Araştırma başlıklı raporunda şöyle diyor:
“Hava taşımacılığı hizmetleri ve sivil havacılık[ta] hem kamu sektörü hem de özel sektörde işçilerin grev yapabilmelerinin mümkün olması gerekmektedir.” Bu saptama, son iki yıl içinde, sekiz ülkede yaşanmış olan sekiz vakanın incelenmesine dayanmaktadır. Sivil havacılık temel bir hizmet olarak kabul edilemez. Temel hizmetlerin söz konusu olduğu durumlarda bile ILO telafi edici güvencelerin uygulamaya konmasını talep etmektedir.
Bu güvenceler tahkim sistemini içerir –tarafların bu sisteme güven duyuyor olmaları gerekir, yani: [sistem] tarafız olmalıdır, tarafsız bir görüntü vermelidir ve ilgili örgütler üyeleri seçme yetkisine sahip olmalıdır. Dolayısıyla, özetlersek: Öncelikle sizler temel hizmetlerde çalışan işçiler değilsiniz ve grev yapma hakkınız ortadan kaldırılamaz. İkincisi, siz tahkim kurumuna güven duymuyorsunuz ve dolayısıyla, temel hizmetlerde çalışan işçiler olsaydınız bile, bu kısıtlamalar bu nedenle ILO standartlarına uygun olmayacaktı. ILO’nun Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi şöyle demektedir: “İşçilerin bir grev nedeniyle işten çıkarılmaları meşru sendikal faaliyetler nedeniyle yapılmış ciddi bir istihdam ayrımcılığıdır ve 98 sayılı Sözleşmeye aykırıdır.
“…grevci işçilerin toplu olarak işten çıkarılmaları örgütlenme özgürlüğüne zarar verme ve bu özgürlüğü vahim bir biçimde tehlikeye atma konusunda ciddi bir risk içermektedir.” Uluslararası işçi hareketinin dayanışmasını ifade etmek için burada bulunuyorum. Dayanışma iki yönlü bir yoldur. Uluslararası mücadeleler artık tüm ülkelerdeki işçileri birbirine bağlamaktadır.
Türkiye’de işçilerin verdikleri mücadeleler, özellikle Demir ve Baykara (2009) ve Enerji Yapı-Yol Sen (2010) gibi davalar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde başarılı sonuçlar alınmasını sağladı. Bu bağlayıcı yasal kararlar artık Avrupa ölçeğinde geçerliliğe sahip. Tüm Avrupalı işçiler, Türkiyeli işçilerin Avrupa’da elde ettikleri bu zaferlerle kendi haklarını güçlendirdiler. Şimdi bu davalar tüm dünyadaki avukatlar tarafından örnek olarak gösterilmektedir.
Dolayısıyla, Avrupa’nın ve dünyanın geri kalanında Türkiye’deki çalışma ilişkilerini –ve bu iş anlaşmazlığını- hem dayanışmaya olan bağlılığımızla hem de kendi ülkelerimizde kendi haklarımız için duyduğumuz gerçek ve kişisel bir ilgiliyle izlemekteyiz. Sizin mücadeleniz şimdi uluslararası mücadelelere her zamankinden daha yakın. Grev hakkı olmadan toplu sözleşme toplu yalvarmadır –dolayısıyla, sizin kazanmanız gerekiyor!




