IAC 2026: Mühendislik Mükemmeliyeti İnsan Başarısı İçin Yeterli mi?
International Astronautical Congress (IAC) 2026 bildiri çağrısını incelediğimde, organizasyonun beş ana kategoriye ayrıldığını gördüm. “E. Uzay ve Toplum” başlığı altında uzay hukuku, ekonomi, tarih ve eğitim gibi alanlara yer verilmesi sevindirici. Ancak kılavuzun genel toplamına bakıldığında, sosyal bilimlerin yüzlerce teknik ve mühendislik alt başlığı arasında oldukça dar bir koridora sıkıştırıldığını fark ettim. Özellikle “İnsan Faktörleri” (Human Factors), genellikle teknik bir parametre veya sağlık/tıp eksenli bir zorunluluk olarak ele alınmaktadır.
Donanım mı, Zihin mi?
Bir IATA CRM eğitmeni ve havacılık yönetimi alanında uzun yıllardır insan faktörleri üzerine çalışan bir akademisyen perspektifiyle bu tablonun, “yeterli” olmaktan çok uzak olduğunu düşünmekteyim. Mühendislik, bir aracı gökyüzüne veya uzaya çıkaracak gücü tasarlar; ancak o aracın içindeki sistemin emniyetle çalışmasını sağlayan şey, sosyal bilimlerin çalışma alanı olan ekip kaynak yönetimi (CRM), kriz iletişimi ve kültürel adaptasyondur.
Havacılık ve uzay gibi yüksek riskli sektörlerde teknik hata payı her geçen gün azalırken, operasyonel başarısızlıkların büyük çoğunluğu hala insan kaynaklı iletişim kopukluklarından ve yönetim stratejisi eksikliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle IAC gibi küresel platformlarda sosyal bilimler, mühendisliğin bir “eki” değil, sistemin emniyet kemeri olarak konumlandırılmalıdır.
Düalizmin Tarihsel Yanılgısı
Oysa Descartes’ten beri süregelen düalizm, yani beden-zihin (belki ruh) ayrımı, insanlık tarihinde sadece felsefi bir tartışma olarak kalmamış; çağlar boyunca bu ikilik, psikolojinin bilimsel bir gerçeklik olarak yok sayılmasına ve insanın iç dünyasının, mekanik tedavilerin gölgesinde kalmasına yol açmıştır. Bedeni bir makine, zihni ise bu makineden bağımsız bir “hayalet” olarak gören bu yaklaşım; tarihte tıbbi hatalardan, ruhsal süreçlerin dışlandığı yanlış tedavi yöntemlerine kadar büyük bedellere mal olmuştur.
Bugün havacılık ve uzay mühendisliğinin zirvesinde de benzer bir sancıyı hissetmekteyiz. İnsanı sadece bir hata kaynağı veya bir veri seti olarak gören bu anlayış, sistemin donanımını (bedenini) kusursuzlaştırmaya çalışırken, sistemin zihnini yani insanı sadece “arıza yapan bir parça” derekesine indirmektedir. Oysa tarih bize şunu defalarca kanıtlamıştır: Zihni ve psikolojik gerçekliği dışlayan her çözüm, eninde sonunda fiziksel sistemi de başarısızlığa mahkûm eder.
Sonuç
Sonuç olarak; IAC 2026 gibi vizyoner kongrelerde “insan faktörü” sadece operasyonel bir detay olarak değil, teknolojinin sürdürülebilirliğini sağlayan temel bir yönetim stratejisi olarak daha gür bir sesle konuşulmalıdır. Şunu unutmamalıyız; en gelişmiş teknoloji bile, onu yöneten insanın iletişimsel ve kültürel yetkinliği kadar güvenlidir.




